Google

AKP bu seçim sonucuna sevinçten takla atmalı!

17/4/2009

AKP sevinçten takla atmalı

 

 

Gülüm Dağlı 

gulumdagli@gmail.com

Deniz Baykal, “AKP ile gelen APS ile gider” demişti ama görünen o ki, APS ile gitmese bile, bir PTT Kargo olsun, bir Pamukkale Turizm olsun; o tarz bir şeyle yola çıkmış gibi görünüyor. Yalnız bu “Abbas yolcu” olayını çok abartmamak lazım. Yola çıkmış olmak, yolun sonuna geleceğimizi hiçbir zaman garanti etmiyor ne yazık ki. Muhsin Yazıcıoğlu örneğinde de gördüğümüz gibi…  

Açıkçası ben bu ‘gidicilik’ meselesine çok da inanmıyorum. Nihayetinde yüzde 39 yüzde 23’ten çok daha büyüktür ve sonucu yüzde 39’luk oy oranına sahip parti, gayet ‘açık ara farkla’ kazanmış demektir. Bu sonuca bakıp da nasıl “seçmen Tayyip Erdoğan’a sandıkta tokat attı” filan diyorlar, hiç anlamadım. Adam kazanmış işte, neyin tokadı ki bu? “Seçim kıran kırana, nefes nefese geçti” diyorlar mesela, hiç de öyle bir şey yok halbuki. Oy sayımının başından sonuna kadar İstanbul’da da, Ankara’da da AKP öndeydi. Bunun neresi nefes kesiyor? Bana sorsaydınız söylerdim, “AKP alır” diye. Boşu boşuna heyecanlanmışsınız.  
AKP’nin başında olsam bu sonucu çok beğenirdim, hatta sevinçten taklalar atardım; heyecansa öyle bir heyecan, bir kez daha zafere ulaşma heyecanı… Üstelik bu kadar mesele yaratılmasına rağmen! Düşünsenize; insanları böyle sefil bir hale getirmişsiniz, zam üstüne zam yapmışsınız, her şeyi satıp savurmuşsunuz, türlü türlü dolaplar çevirmiş, kendi adamlarınızı sorgusuz sualsiz devletin en büyük kademelerine atamışsınız. Bütün bunlara rağmen yüzde 39 oy oranıyla yine galip çıkmışsınız. Daha ne olsun? Bundan iyisi can sağlığı.

İşin komik tarafı her partinin, sanki seçimden kendileri galip çıkmış gibi davranıyor olması. Mesela benim en eğlenceli bulduğum lider Deniz Baykal, “Oylarımızı arttırdık, seçimden başarıyla çıktık” tarzı bir açıklama yaparken gayet ciddiydi. Yüzde iki fazla oy aldı diye, seçimden başarıyla çıktığını sanıyor; çok üzülüyorum. Bunu TKP, LDP filan söylese sahiden başarı olarak göreceğim de, koskoca CHP’nin yüzde 2’lik artışı başarı olarak nitelendirmesi üzücü değil de nedir? Bu kadar mı düştünüz, bu kadar mı umutsuzsunuz, hedefleriniz bu kadar küçük mü artık? Kaldı ki böyle küçük oynayan bir parti, bir dahaki seçimlerde AKP’yi sollayacak! Ben buna gülüyorum, benden başka kimsenin gülmemesine de şaşırıyorum. Öyle inanıyorlar ki CHP’ye… Gümbür gümbür geliyormuş gibi, bir de Kemal Kılıçdaroğlu başa geçerse, kimse CHP’yi tutamazmış gibi…


Hiçbir şey değişmedi

29 Mart’ta hem çok heyecanlı, hem de çok neşeliydim ben. Kemal Kılıçdaroğlu’nun kazanacağına inanacak kadar delirmediğim için, heyecanımın sebebi tamamen muhtarlık seçimleriyle alakalıydı. Bizim mahallenin muhtarı ben kendimi bildim bileli değişmiyor çünkü. Ne zaman gitsem küçük ısıtıcısını ayaklarının dibine almış, sakallarını ovuştururken görüyorum. Bir şey sorduğumda, kadın olduğum için bana cevap vermiyor. Kadınlarla başörtülü, göz teması kurmaktan çekinen hanımlar ilgileniyor. Bir de nasıl gül suyu kokuyor içerisi anlatamam size... Ani bir refleksle öksürmeye başlıyorsunuz. Öksürürken kafanızı çevirdiğiniz yerlerde, Hz. Muhammed’in çerçeveletilmiş sözleri, tespihler, sureler ve ayetler görüyorsunuz. Kıytırık bir ikametgah senedi yüzünden insanın hayata bakışı değişiyor! Dışarı çıktığınızda, “hayat ne kadar boş anasını satayım” minvalinde yüzeysel bir nihilizm buhranına kapılmamak mümkün değil.  
Benim desteklediğim muhtar adayı, şimdiki muhtarın en yakın rakibiydi. Genç ve tabii daha ‘çağdaş’ bir izlenim vermişti bana. Mavi zarfa adının olduğu kağıdı güzelce katlayıp koydum. Turuncu zarf için elime tutuşturulan üç ayrı kağıdın ne olduğunu, çoğu insan gibi ben de anlamadım. “İl genel meclisi”nin ne demek olduğunu iddia ediyorum ki halkın yüzde 90’ı bilmiyor. Seçeceğimiz adamlar kimdir, nedir, ne iş yapacaklar; hiçbir fikrimiz yok. Oy verdiğimiz partinin üzerine damgayı basıp geçiyoruz ama aslında neye oy verdiğimizi bilmiyoruz…  
29 Mart’ta değişmesini istediğim hiçbir şey değişmedi. Muhtarımız dahil.

Bari şu sandıklar da değişsin!


Artık muhtardan ve başkanlardan umudu kestim, bari şu yaşlı ve kokuşmuş sandıklarımız değişse diyorum! Var Mısın Yok Musun’daki kutular bile, seçim sandıklarımızdan daha kaliteli yahu. Zaten niye hala sandık kullandığımızı da anlamıyorum ki. Her işimizi internetten, gayet güvenli yollarla hallederken; oy kullanmak için kara kuru sandıkların başına geçmek, sonra bir de o sandıkların kaybolduğunu, çalındığını görmek seçmene güvensizlikten başka bir şey vaat etmiyor. İnternetten de yapılabilir bu iş. Hatta şimdikinden daha güvenli bir şekilde yapılabilir... Gerçi parmak boyası eşiğini daha yeni atlatmışken, benim söylediğim burjuva teknolojisi tadı veriyor. Belki o günlere çocuklarımız yetişir, kimbilir…

AKŞAM

'Öpüşüp yiyişemezsek kafayı yerim'

14/4/2009
Ne zaman nerede ne konuşacağını bilmeyen gazeteci müsveddesi Hürriyet yazarı Ayşe Arman, çirkin sözlerle yine ortalığı karıştırdı.


Aykırı olduğu kadar edepsizliğiyle de ün salan Hürriyet yazarı yazarı Ayşe Arman, Cumartesi günü yaptığı ve çok ses getiren "Kocasını Fethulahçılara kaptıran kadın" röportajı ile ilgili eleştirilere cevap verdi. Arman, bu kez kendisini röportajdaki Leyla T.'nin yerine koydu ve böyle bir duruma tahammül edemeyeceğini yazdı. Arman'ın ağza alınmayacak sözlerini okuyanlar şok oldu. İşte "Ya benim kocam da Fethullahçı olur da 5 vakit namaza başlarsa" başlıklı yazısı...

SEVGİLİM 5 VAKİT NAMAZ KILMAYA BAŞLARSA..
Benim sevgilim, birdenbire 5 vakit namaz kılmaya başlasa... "Milk'i mi, Slumdog Millionaire'i mi izleyelim?" diyen adam, beni zorlamasa ama "Bu akşam Fethullah Gülen Efendi'nin CD'sinde karar kıldım" dese, derbi maçı izler gibi ekrana kilitlense...

ÖPÜŞEMESEK, YİYİŞEMESEK
Kuran'ı elinden hiç düşürmese... Alya'nın sorduğu her soruya, "Peygamber efendimiz diyor ki" diye yanıt verse... Kirli sakal olayına girse...Kılık kıyafeti değişse...Karşılıklı içki içip, çipil çipil birbirimize bakıp, öpüşemesek, yiyişmesek... (Evet üzgünüm bazen yiyişiyoruz da!) Ona "Ayıp!" dese, buna "Uygun düşmez!" dese...Seksten, fantezilerden, ondan, bundan ürkse, "Haram!" dese... Hayatını, tamamen dini esaslara göre şekillendirse... Bir öteki dünyadır tutturmuş gitse...

BEN KAFAYI YERİM
Ben size bir şey söyleyeyim mi? Leyla K. yine iyi, sadece bunalıma girmiş. Ben kafayı yerim! Ama...Bir "pilatestir" tuttursa ya da "yoga"... Sabah akşam "Budha"dan söz etse de...Öyle hissederim."Bu, benim yola çıktığım adam değildi" derim. "Hangi duygusu eksikti, buna yöneldi?" diye merak ederim.

HEM NAMAZ KILIP HEM BARA GİDİLEMİYOR MU
Bunun bir ortası olamıyor mu? Hem namaz kılınıp hem bara gidilemiyor mu? Hem umre hem Vatikan yapılamıyor mu? Hem seksten hoşlanıp hem dua edilemiyor mu? Biz dünyaya sadece ibadet etmek için mi geldik? Niye hazlardan uzak durmak gerekiyor? Tahmin edeceğiniz üzere bu meseleyle ilgili, inanılmaz çok mail aldım. Bir kısmını okuyunca gözlerim yuvalarından fırladı.

DİNSİZ İMANSIZ İLAN EDİLDİM
Yok efendim, kadın kendisi itiraf ediyormuş, koca, eskiden bohem yaşıyormuş da, Soho barlarına gidiyormuş da, (zannedersiniz ki bara gitmek günahların en büyüğü, müthiş bir yozlaşma, düşük ahlak, filan falan) şimdi doğru yolu bulmuş. Delirdiniz mi? Bara gitmek niye günah olsun?Gidin gitmeyin beni hiç ilgilendirmiyor da... Gözünüzü seveyim, gidenlere bu alemde kaybolmuş Kibritçi Kız muamalesi çekmeyin.
O mail'lerden ben de nasibimi aldım tabii. Bir kere daha dinsiz, imansız ilan edildim. Ayıp oluyor ama...

EVET TANRI VAR AMA..
Arkadaşlar! Ben de bir Yaradan olduğuna inanıyorum. Bunun için sürekli dini kitaplar okumam, duaları, hadisleri, ayetleri bilmem gerekmiyor. Ben doğum yaşadım, kızımı kucağıma aldım, o zaman da hissettim, Tanrı var. Babamın ölümünde de hissettim. Eskisine göre çok daha güçlü hissediyorum, belki de yaşlanıyorum. Kızacaksınız ama O'ndan korkmuyorum, seviyorum. Daha fazla kızacaksınız ama O'nun da beni sevdiğine inanıyorum.

Doğa, benim için O'nun varlığının en büyük göstergesi. Ormana bak, denize bak, günbatımına bak, yere eğil karıncalara bak...Maldivler'de suyun altında bile, "Bunların hepsi senin eserin!" dedim, bütün o canlılar, balıklar olağanüstüydü... Renkleri... Şekilleri... Tüm bunların tesadüf olabilmesi mümkün değil, insanın bir Yaradan olduğundan şüphe etmesi de imkan dahilinde değil. Tanrı var. Ama benim bir aracıya ihtiyacım yok!

DİN BENİM İÇİMDE
İyi insan olmaya çalışıyorsam, sevginin gücüne inanıyorsam, din benim içimde... Diye düşünüyorum. Lafı çok uzattım ama benim gibi düşünen sevgilim, bir gün tamamen farklı düşünmeye başlarsa... Şaşırırım, afallarım.Onun bir cemaate girmek nasıl en doğal hakkıysa... Benim de bunalıma girmek en doğal hakkım! Anlatabiliyor muyum?

‘’Siz Kimi Kandırıyorsunuz!

9/5/2008

ÖNCE üniversitede, sonra her yerde türbanı, başörtüsünü savunanlar, karşı çıkanlara derler ki:
“Siz kadınların hayata tutunmalarını, toplum içinde görev almalarını istemiyorsunuz; isteseydiniz türbana karşı çıkmazdınız!’’
İlk bakışta, içinize bir kurt düşebilir “Acaba yanlış mı düşünüyorum?’’ diye...
Öyle ya, kadın başını örtünce toplumun her kesiminde çalışacak, kişiliğini ispatlayıp evine kapanmayacak...
* * *
SONER Yalçın ‘’Siz Kimi Kandırıyorsunuz!’’ diyor. (x)
Sanki başörtülü kızları çalıştırıyorlar da!
Tek tek araştırmış, özellikle bazı politikacıların kızlarını ve eşlerini...
Cumhurbaşkanı Gül’ün kızı Kübra üniversiteyi bitirdi. Çalışıyor mu? Hayır! Evlendi...
Başbakan’ın kızı Esra, Amerika’da üniversite okudu, çalışıyor mu? Hayır!
Erbakan’ın kızları Elif ile Zeynep de üniversite bitirdiler. Çalışıyorlar mı? Hayır! Evlendiler, çoluk çocuğa karıştılar.
Cemil Çiçek’in de, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın kızları da üniversiteyi bitirdikten sonra çalıştılar mı? Hayır, evlendiler.
* * *
SAYIN Cumhurbaşkanı’nın eşleri Hayrünnisa Hanım 14 yaşında ortaokulu bitirdi, takdirname almıştı, liseye başlayacaktı, görücü usulüyle evlendirdiler; Abdullah Gül 30 yaşında, Hayrünnisa Özyurt ise 15 yaşındaydı. Evleninceye kadar başı açık olan hanımefendi, evlendiği gün tesettüre girdi, örtündü.
Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın eşi Nesrin Akdağ üniversite öğrencisiydi, görücü usulüyle evlendiler, tesettüre girdi, okumayı bıraktı. Eski Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın eşi Münevver Erinç öğretmendi, evlenince öğretmenliği bıraktı, tesettüre girdi.
* * *
MALİYE Bakanı Kemal Unakıtan’ın eşi Ahsen Eral hukuku bitirdi, avukatlığa başladı. O güne kadar başını örttüğünü gören yoktu, çocukluk arkadaşı Kemal Unakıtan’la evlendi, tesettüre girdi, ama türbanı kendi tarzına göre bağlayarak...
* * *
ENERJİ Bakanı Hilmi Güler’in eşi Mehtap Güler de evlenince tesettüre girdi, örtündü, çalışmayı bıraktı, ev hanımı oldu.
* * *
CEMİL Çiçek’in eşi Gülten Hanım öğretmendi, evlendi, örtündü, ev hanımı oldu.
Devlet Bakanı Nazım Ekren’in eşi Eczacılık Fakültesi’ni bitirdi, evlendi, mesleğini yapamadı, ev hanımı oldu.
Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın eşi Zeynep Yurter de evlendi ve tesettüre girdi.
* * *
“TÜRBANLI kızlar üniversiteye gitsin, aydınlansın, toplum içinde yerlerini alsınlar...’’
Soner Yalçın ‘’Bu boş lafları bir kenara bırakalım’’ demeye getiriyor:
“Türbanlı kızlarımız üniversiteyi bitirince çalıştırılmıyor, eve kapatılıyor.’’
Şimdi diyecekler ki:
“Kamu alanında çalıştırılmıyorlar ki!’’
Peki ‘’Özel sektörde iş mi yok?’’ sorusunun cevabı nedir?
Hepsi meslek sahibi bu kadınlar iş mi bulamazlar?
Üstelik arkalarında böyle babaları ve kocaları varken!
* * *
BAŞÖRTÜLÜ, türbanlı kızlara bırakılan iş alanları tekstil fabrikaları, dokuma tezgâhları ve büyük şehirlerde gündelikçilik...
Şehrin zengin semtlerine sabahları varoşlardan ‘’türbanlılar’’ boşalır, el kapısında saçlarını süpürge yapmaya...
Bunların sorunlarıyla kim uğraşacaktır, kimi boğaz tokluğuna çalışır, sigortasız, güvencesiz.
Varsa üniversitede türban, yoksa üniversitede türban...
Soner Yalçın’ın kitabının adı neydi:
“Siz Kimi Kandırıyorsunuz!’’
Kitap değil, yaşadığımız günlerin ansiklopedisi, neyi ararsan, kimi ararsan var!
_______________________

Hasan Pulur - Milliyet

Amerikan mandası

28/10/2007
Mustafa Kemal Samsun'a çıkıp Kurtuluş Savaşı hazırlıklarına başladığında İstanbullu aydınlar bağımsızlık savaşına inanmamaktadır. Ahmet Emin Yalman, Halide Edip gibi Amerikan okullarından mezun aydınlar bir üçüncü yol olarak Amerikan mandasını görmekte, onlarla birlikte Bekir Sami, Albay Kara Vasıf, Refet Bele, İsmet İnönü gibi askerler de Amerikan mandasını İngiliz sömürgesi olmaya ya da bağımsızlığa yeğ tutmaktadır.
Erzurum ve Sivas kongrelerine bu baskılar altında gidilir... Manda isteklerine Mustafa Kemal'in koyduğu nokta şu sözlerde ifadesini bulur:

- Şu size okuttuğum telgraflara, mektuplara, tavsiyelere bakınız... Öyle bir manda istenecek ve verilecekmiş ki, hukuku hükümraniyeye, hariçte temsil hakkımıza, kültür istiklalimize, vatan bütünlüğümüze dokunulmayacakmış. Buna ve böylesine Amerikalılar değil, çocuklar bile güler. Her şeyin başında Amerikalılar kendilerine hiçbir menfaat temin etmeyen böyle bir mandayı niçin kabul etsinler? Amerikalılar bizim kara gözlerimize mi âşık olacaklar? Bu ne hayal ve gaflettir?

Ne var ki Atatürk'ün bu soruları ölümünden sonra çabuk unutulur... Ülkenin yönetimi adım adım ABD'ye bırakılır. İktidara ABD'nin seçtikleri gelir. Günün birinde ABD'nin "Bu topraklarda Türklerin yaşaması benim stratejik çıkarlarıma uymuyor" diyeceği, yeni haritalar çizeceği düşünülmez. Amerika ülkemiz üzerinde oyunlar oynarker hâlâ ABD'den medet umulur. Gaflet artarak sürmektedir...
Melih Aşık Milliyet

ABD, PKK'ya dokunmayacakmış.
"Bana dokunmayan Karayılan bin yaşasın" taktiği bu...
Haldun Ertem

Dipnot:

Şu son günlerde tüm vatan sathında büyük bir duyarlılık var.Vatandaşlarımız teröre yeter artık diye haykırıyorlar.Son olayların gelişimi gösterdi ki bu terör belasını başımıza saran sebeplerin arasında Abd yönetiminin tutumuda var.
Bunun doğal sonucu olarak ülke çapında amerikaya karşı olan hoşnutsuzluk giderek öfkeye dönüşüyor.Türkiyede Amerikan karşıtlığı geniş kitleler arasında hızla artıyor.

Ama tüm bu yaşananların çelişme noktasında ise tüm bu duyarlılıklara rağmen ülkemizi yönetenler Abd'den herhangi bir ışık almadan parmaklarını bile kıpırdatmamaları oluyor.Bu ise önümüzde terörle mücadelede ki en büyük zaafımız olarak ortaya çıkıyor.Hem ülke olarak Amerikan karşıtı olacaksın,hem de Amerikanın ısrarla yönetimde görmek istediği kişileri büyük bir çoğunlukla seçeceksin.Bu bir çelişki gibi görünse bile sanırım bu da bize özgü bir durum olsa gerektir.

Biz bu kafalarla  Atatürk ve silah arkadaşlar
ını daha çok uzun yıllar boyu ararız.Hatta onlara muhtaç durumlara düşeriz.İşkembeden gelen duyumsamalarla değil aklın beyinsel gücümüzün bize gösterdiği gibi yaşamaya davranmaya başlayıncaya dek.

Dinci mi yoksa askeri darbe mi?

18/9/2007



Hürriyet yazarı Özkök ne demek istedi...
ozkoknededi

'Mahalle baskısı' Özkök'ün kimyasını bozdu. İki darbeyi önümüze sundu.
Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök endişeli.. Ufukta yeni bir darbe mi var sorusuyla bu korkusunu dile getiriyor. Bahsettiği darbe askeri değil dinci darbe..

Anayasa'da türbanın serbest bırakılması halinde dinci baskının azacağı iddiasında. Bu nedenle yasağın devamını istiyor. Mustafa Bumin'in sözlerini de örnek gösteriyor.

Askeri darbe ile dinci darbeyi kıyaslıyor ve tercihini askeri darbeden yana kullanıyor. Ona göre biri öldürüyor diğeri hapse atıyor.

Askeri darbelere karşı bireyi koruma refleksinin geliştiğini belirten Özkök şöyle devam ediyor; "Peki ya bizleri, hepimizi despot bireylere karşı koruma refleksi? Yani ramazanda içkimize müdahale eden, otobüs yolcularını namaz molasına zorlayan, ilerde muhtemelen Anadolu kızlarını üniversiteye türbansız sokmayacak zorbalığa karşı ne yapacağız?"

Özkök bu noktadan sonra sözü askeri darbeler ile dinci darbe arasındaki farklara getiriyor. Şöyle devam ediyor;
-(...)O despotizm çoğumuzu askerden çok korkutuyor.
Hepimiz hissediyoruz ki, askerinkinde hapis var, ama ötekinde cinayet...
Biri geliyor ve sonra kendi isteğiyle gidiyor.Öteki gelirse bir daha gitmeyecek. Şerif Mardin hepimizi uyarıyor. Ama emin olun bu uyarı bizden çok anayasa taslağı hazırlayan AKP’yi ilgilendiriyor. Çünkü artık onlara asıl tehdit bu cenahtan gelecek. Demokrasiyi bekleyen asıl darbe tehlikesi artık budur... "

Başbakan’ı gören olursa..

10/6/2007

Bekir COŞKUN

 bcoskun@hurriyet.com.tr

.


KAÇ gündür Başbakan ortada yok.

Kuzey Irak sınırında operasyon yapılıyor, Genelkurmay Başkanı teröre karşı gerekeni yapmak için "siyasi karar" bekliyor.


Tüm dünya medyası Türkiye’den söz ediyor.

Sınır bölgesinden yurdun dört bir yanına durmadan sıra sıra tabutlar taşınıyor.

Başbakan yok...

Halbuki her konuda, karada olsun, havada olsun ne kadar çok konuşurdu.

Arkadaşlar, "Bugün ortaya çıkması kuvvetle muhtemel" diyorlar.

"Sınıra mı gidiyor?.."

"Hayır, cumaya..."

*

Peki niçin?..

Çünkü; kendi Genelkurmay Başkanlığı, amansız saldıran teröre karşı siyasi karar istiyor. Sınırımızın hemen dibindeki saldırı merkezlerini yok etmek için Türk ordusu operasyon izni peşinde.

Ama ABD operasyona karşı...

Başbakan?..

Akıl almaz şekilde ve Türkiye tarihinde hiç görülmemiş biçimde, medya aracılığı ile "Asker yazılı talepte bulunsun" diyor.

Ve ortadan kayboluyor.

*

Tayyip Erdoğan,
Türkiye gibi bir ülkeyi yönetecek donanıma, yeteneğe sahip değildir.

Kemal Derviş’in IMF ile başlattığı ekonomi-politika sonucu, holdingler ve yabancı sermaye lehine sağlanan kimi olumlu veriler dışında bir "eserini" bilen var mı?

4.5 yıl en güçlü şekilde ve tek başına iktidar olmuş, akşam aklına geleni sabahleyin yasalaştırma olanağını bulmuş bir Başbakan’ın akılda kalan tek şeyi:

Devleti darmadağın etmek...

İşte:

Terör bir anda palazlanıp vurmaya başladı.

Ankara’nın göbeğinde çarşıları uçururken, karakolları basmaya vardı iş, tabutları sayamıyor insan...

Ama ülkenin Başbakan’ı kendi ordusuna değil, kendi ordusunun savaştığı PKK’ya destek veren ABD’ye bakıyor.

Ortada yok...

Sesi çıkmıyor...

Kayıp...

Hürriyet

« Önceki ::

A
H
M
E
T
B
A
B
A

B
L
O
G

Sende internette yerini al Türkticareti kullan


AKILDA KALANLAR

Erkekleri anlama klavuzu
3090 kişiyle yattı
İngilizlere göre ihanet kadının geninde var
Vurma zavallı eşeğe
Dizel otomobil neden çok yakıt harcar.


H
O
Ş

G
E
L
D
İ
N
İ
Z

A
H
M
E
T
B
A
B
A

B
L
O
G

KATEGORİLER

Anne ve bebeği
Bilim ve Teknik
Eğitim
Kadın
Magazin
Moda
Sinema
Sosyete

Blogcu ile yapıldı